Bizi takip edin

Haber

Barış dilinin suç haline gelmesi sözün tükendiği yerdir

->

-> 707

Gazetecinin görevi iktidarı halka karşı denetlemektir, gazetecilerin görevi bütün iktidarlara karşı uyanık olmaktır. O nedenle 4. kuvvet denir, halkın sesi kulağı denir. Ana akım medyada artık bir savaş dili görüyorsunuz. Türkiye’de insanlar barış dilini, barış gazeteciliğini hiç konuşamıyorlar. İki-üç gazeteyi dışarı çıkaralım; geri kalanı iktidarın basın sözcülüğünü yapar hale getirildi. Barış diyenler ne acı ki, bu ülkede hainlikle suçlanıyor

Ruken Tuncel/İstanbul

AKP-MHP ittifakının 20 Ocak tarihinde Efrîn’e başlattığı işgal saldırısı 37’nci gününe girdi. 37 gündür süren savaşta 170’in üzerinde sivil insan hayatını kaybetti, yüzlercesi de yaralandı. Saldırı, basın üzerinden algı oluşturularak toplumda meşruluk kazandırılmaya çalışılsa da kamuoyunda büyük tepkilere neden oldu. Öyle ki, yüzlerce insan, Efrîn saldırısına tepki gösterdiği için gözaltına alındı, büyük çoğunluğu ise tutuklandı. Erdoğan’a saldırıda asıl desteği MHP ve Kürt karşıtlığında birleştiği CHP vermiş gözükse de basın, saldırının 37 gündür sürmesinin en büyük nedeni. Saldırıyı meşrulaştırma çabası içine giren Erdoğan’ın ağzından çıkan her sözü manşetlerine taşıyan ana akım ve havuz medyası bir kez daha bu süreçteki performanslarıyla tarihin kara sayfalarına isimlerini yazdırdılar.

Efrîn saldırısının ardından medyanın dilini, atılan manşetleri, Başbakan Binali Yıldırım’ın medya patronlarıyla yaptığı toplantıyı, 15 maddelik deklarasyonu ve daha birçok şeyi 35 yıllık gazeteci Tuğrul Eryılmaz ile konuştuk.

Efrîn saldırısının hemen ardından 21 Ocak günü Başbakan Binali Yıldırım, Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ, Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli, AKP Parti Sözcüsü Mahir Ünal; Vahdettin Köşkü’nde medya patronları/yöneticileriyle bir araya geldi. Söz konusu toplantıda, Efrîn saldırısının medyada nasıl yer bulması gerektiğine ilişkin 15 maddelik bir deklarasyon yayınlandı. Bu 15 maddeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir kere şunun altını çizmek gerekiyor; bir ülkenin siyasal iklimi, o ülkenin medyasını fena halde etkiler. Dünyanın her yerinde bütün kitaplarda bu yazar. Yani bir ülkede demokrasi işlemiyorsa o ülkede medyanın durumu da gayet acıklıdır.İktidarlar sürekli medyayı “benim uygun gördüğüm haberleri yap” durumuna zorlarlar. Bu anlayış bizi gazeteciliğin ilk zamanlarına götürür. Gazetecilik ilk zamanlarında niçin-nasıl yapılıyordu? İlk dönemlerinde, iktidarlar, feodal beyler, krallar medyayı ‘Biz şunu yaptık, şunu yapacağız’ şeklinde kullanıyorlardı. En ufak bir özerklik, özgürlük söz konusu değildi. Çünkü o zaman medya öyle bir şey değildi. Ne zamanki liberaller kafa kaldırmaya başlıyor, özellikle Fransız Devrimi zamanında, bu kez ticaretle uğraşanlar, yatırım yapanlar medyayı kendi istekleri doğrultusunda kullanıyor. Bu süreç, böyle İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürüp gidiyor.İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra medyanın güçsüz kesimlerinin de sesini duyurması gerektiği söyleniyor. Şimdi baktığımız zaman, biz Türkiye’de sanki o ilk evreyi yaşıyoruz. Bu 15 madde de bunu gösteriyor. ‘Şu şöyle yazılsın, böyle çizilsin’, bunlar asla gazetecilikle bağdaşmayacak şeyler.İnsanlar zannediyorlar ki, bu sadece şu anki iktidara karşı söyleniyor. Hayır, değil. Gazetecilerin görevi bütün iktidarlara karşı uyanık olmaktır. O nedenle 4. kuvvet denir, halkın sesi kulağı denir.

Peki, basın şu an halkın sesi-kulağı olabiliyor mu, nedir durumumuz?

Bunu artık göremiyoruz. Ana akım medyada bile artık bir savaş dili görüyorsunuz. Türkiye’de insanlar barış dilini, barış gazeteciliğini hiç konuşamıyorlar. İki-üç gazeteyi dışarı çıkaralım; geri kalanı iktidarın basın sözcülüğünü yapar hale getirildi. Az önce söylediğimi yine tekrarlıyorum; gazetecinin görevi iktidarı halka karşı denetlemektir. Ama bu artık unutuldu. Bunları unutmak basın ve ifade özgürlüğünü ciddi derecede sıkıntıya sokar. Zaten şu an bunu en ciddi boyutta yaşıyoruz.

Yani, halkın haber alma hakkı ilkesi tamamen göz ardı ediliyor…

Evet, ‘doğru haber alma hakkı’ hiçe sayıldı. A şahsı B şahsını öldürdüyse, A şahsının B şahsını öldürdüğünü yazacaksın. Öbür türlü B şahsının A şahsını öldürdüğünü yazamazsın. Bunlar neredeyse ilkel diyeceğim, temel gazetecilik kuralları. Bunları söylediğin zaman Türkiye’de uçuyorlar.İngiltere’de, Yunanistan’da, Japonya’da, dünyanın her yerinde bu ilkeler doğrultusunda gazetecilik yapılıyor. Neden Türkiye’de gazetecilik etiği denildiğinde kıyamet kopuyor? Bundan dolayı; çünkü gazetecinin ilk görevi, sorumluluğu halka karşıdır.

Söylediğinize paralel olarak, mesela MİT TIR’ları haberleri yayınlandığında iktidar, devlet sırlarının deşifre edildiği gerekçesiyle gazetecileri hedef almıştı. Halkın belli bir kesiminde de bu bakış açısı karşılık buldu. Bu örnekler çoğaltılabilir tabii ama bugün benzer bir durum Efrîn için de yaşanıyor. ‘Sınır güvenliği’ denilerek bir şekilde saldırıya gerekçe oluşturuluyor, topluma da bu empoze ediliyor. Medya bu algının oluşmasında nasıl bir rol oynuyor?

Cumhuriyet MİT haberini yaptı. Belli bir medya da televizyonuyla gazetesiyle tersinden haber yaparak gerçeğin üstünü örtmek gibi bir dert içine girdi. Bunu dünyanın hiçbir yerinde göremezsiniz. Sıkıntı buradan doğuyor. Bu artık Türkiye’de iyice çığırından çıktı. Canlı yayında savaş seyrediyorsunuz. Bu çok rahatsız edici bir şey. Bunun vatanseverlikle alakası yok. Gazeteci doğruyu sever, gazeteci gerçeği sever, gazeteci sesini duyuramayanın sesini duyurmayı sever.

‘Gazetecilerin barış gazeteciliğinde ısrar etmesi ve tüm baskılara direnmesi gerektiğini söyleyeceğim fakat ben hayatımda hiç bu kadar çok gazeteciyi işsiz görmedim’

Basının haber dilinden devam edelim istiyorum. Geçtiğimiz günlerde Habertürk televizyonu ‘Afrin’den sıcak görüntüler’ diyerek bilgisayar oyunu yayınladı. Hem Habertürk’ün bu haberini hem de saldırının başladığı 20 Ocak’tan bugüne gazetelerin manşetlerini bir akademisyen ve yılların gazetecisi olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunlar benim bildiğim bütün gazetecilik kurallarına aykırı. Gazeteci, seksist olmamalı, ırkçılık ve savaş kışkırtıcılığı yapmamalı. Bunlar gazeteciliğin yasasıdır. Gazetecilerin barış gazeteciliğinde ısrar etmesi ve tüm baskılara direnmesi gerektiğini söyleyeceğim fakat ben hayatımda hiç bu kadar çok gazeteciyi işsiz görmedim. Aslında bunları söylemek bile bana çok tuhaf geliyor, çünkü böyle bir gazetecilik zaten çok az yapıldı. Ama bu kadarı hiç olmadı. Gazeteci siyaseten bir yere istediği kadar bağlı olsun, gazetecilik yaparken bunu unutmak zorunda.İngilizlerin bir sözü vardır: Gazetecilik yaparken, cinsiyetini, dinini, milliyetini unutacaksın. Bunlar Türkiye’de tuhaf geliyor, büyük ihtimalle Kürtlere de tuhaf geliyordur. Ama ortada böyle bir gerçek var. Gazeteciliğin dünyanın her yerinde kuralları var. Öbür türlü bülten yayınlarsın.

Barış gazeteciliğinden söz ediyoruz fakat barıştan söz eden, hem iktidarın hem de ana akım ve havuz medyasının hedefinde oluyor. Mesela; milletvekillerine Efrîn saldırısının durdurulması için mektup gönderen 170 aydın ve ‘Savaş bir halk sağlığı sorunudur’ başlıklı bildiri yayınlayan Türk Tabipler Birliği (TTB) AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ve AKP’li bakanların hedefi oldu. Yine Akşam gazetesi ‘İhanet Cephesi Panikte’ başlığıyla aydınları manşetine taşıdı. Buna yorumunuz ne olacak?

Gazetecilik yapmakla iktidarların basın sözcülüğünü yapmak çok farklı şeyler. Kullanılan dil çok erkek, şiddet dolu bir savaş dili. Fakat barış sözcüğünün suç haline geliyor olması artık sözün tükendiğinin göstergesidir. Birden bire kalkıp “Ben çok sinirlendim. Adından Türk’ü kaldıracağım.” Böyle bir şey olabilir mi? Bu insanların bir yeminleri var. ‘Geçirdik, bilmem nereye dizdik’, bu müstehcen bir erkek dili, böyle bir dil olmaz. Orada insanlar ölü- yor, sayısını bile bilemiyoruz. Ayrıca hekimlerin bir yemini var, bu insanlar düşmanları dahi olasa tedavi etmek zorundalar, yine aydın dediğiniz insan doğrunun yanında durmak zorunda. Elbetteki barışı savunacak ve kaldı ki barıştan daha güzel bir şey var mı? Bunun aksini biri bana söylesin. İnsanlar niçin barışı savunmasın? Fakat barış diyenler ne acı ki, bu ülkede hainlikle suçlanıyor.

12 Eylül ve 90’lar

90’larda haber merkezlerine Genelkurmay imzalı bildiriler gönderilirdi, bugün aleni şekilde deklarasyon yayınlanı- yor, bugün ve o günü karşılaştırsanız ne söylersiniz?

Bütün iktidarlar karşı tarafı ürkütmek için ellerindeki bütün gücü kullanır. Buna karşı duruş sergilemek iyi gazeteciliktir. 12 Eylül’de de Aydınlar Bildirisi vardı. 12 Eylül’de de askerler gazetecilere az çektirmedi; haber merkezlerini arar, haberleri nasıl görmememiz gerektiğini söylerlerdi. Ne yapacağımızı şaşırırdık. Fakat formül bulur, haberleri bir şekilde vermeye çalışırdık. Ama şimdi bunları yapacak gazeteciler de yok. Şu an her şey çok daha vahim bir durumda. Ama esas dram bir meslek göz göre göre yok oluyor. Hayatında oturup bir kahve içmeyeceğin insanlar televizyonlardan abuk sabuk bilgiler veriyorlar. Eğer ki, bir ülkede demokrasi lüks haline gelirse, olacak olan budur. Bir meslekle bu kadar oynanmaz. Ben Özgür Gündem ile dayanışmak amacıyla gittim. 4-5 saat oturdum başıma gelmeyen kalmadı. Bunlar bizim okulda öğrendiğimiz, öğrettiğimiz şeyler.

90’lardaki gazete manşetleri için‘Manşetleri gör aklını kaçırırsın’ şeklinde bir tanımlamanız var. Bugünün manşetleri için benzer bir tanımlamanız var mı?

Bugün aklını kaçırmazsın, intihara teşebbüs edersin. “Ben ne hale getirildim, niye oldu bu işler?” diye… Aklını kaçırmazsın yani intihara gidersin. Şeffaflık diye bir şey kalmadı.

Son olarak, 90’larda baskıcı güç askerdi; bugün siyasi iktidar. Peki, medya kendisi üzerinden sürdürülen bu algı operasyonun neden bir parçası oluyor?

Çünkü ülkenin genel iklimi bunu gerektiriyor. Dünyanın her tarafında savaşlar, baskıcı rejimler bunu yaparlar. Mesleğimizi yapmamıza izin vermiyorlar. Bugün süren savaşta doğru bilgiyi veriyor muyum, bütün derdim bu olur. Bu da engellenirse işimi yapmam, kenara çekilirim. Bu sonunda hepimizin başını yiyecek. Keşke herkes gidip The Post filmini görseydi. Washington Post’un, New York Times’ın başına gelenleri görseydi. Oradaki dayanışmayı, yasaklara rağmen kapatılmaya rağmen nasıl gazetecilik yapılıyor, herkes görseydi.