Bizi takip edin

Haber

‘Savaş bedenlerimizi ve benliğimizi işgal ediyor; aramızdaki farklılıkları inkar etmeden, birbirimizi dinlemeye ihtiyacımız var’

->

-> 544

HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu gazetemize konuştu: Biz kadınlar, çeşitli ülkelerle pazarlık masalarına oturup savaşı başlatan insanlar arasında değiliz. Ne savaşın yarattığı yeni elit sınıfa mensubuz ne de savaşa gösterdikleri rıza karşılığı erkeklere vaat edilen imtiyaz, hizmet, fedakârlık ilişkilerinin parçasıyız. Savaş en çok bizlere zarar veriyor. Savaş evlerimizden çatışma bölgelerine, bedenlerimizi ve benliğimizi işgal ediyor. Aramızdaki eşitsizlikleri ve farklılıkları inkâr etmeden, birbirimizi dinlemeye ve değişmeye ihtiyacımız var

Reyhan Hacıoğlu /Ferhat Çelik /İstanbul

Kadınların OHAL koşullarına rağmen engel tanımayarak sokaklara çıktığı bir 8 Mart’ı daha geride bırakırken, kadın sorunları her gün katbe kat arttığı gerçeği bir kez daha gün yüzüne çıktı. İktidarın kadınlara yönelik politikaları ile kadınlar saldırıların hedefi olurken, sokaklara çıkan kadınlar her şeye ağman geleceklerine sahip çıkacaklarını gösterdi. HDP Milletvekili Filiz Kerestecioğlu ile 8 Mart dolayısıyla iktidarın kadın politikalarını, artan cinsel istismar olaylarının nedenlerini ve tüm baskıya rağmen kadınların sokakta olmasını konuştu.

İktidarın kadınlara yönelik politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP iktidara geldiği ilk gün de kadın erkek eşitliğine inanan, kadınlar için özgür ve eşit bir hayat düşleyen bir parti değildi. Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlıktan kadının adının Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla silinmesi bunun açık bir göstergesidir. Bu dönemin farkı hükümetin artık demokrasinin asgari standartlarından olan toplumsal hareketlerle ve hak temelli kurumlarla ilişkileri tamamen yok etmesidir. Bırakın ilişki kurmayı, KHK’larla bu kurumların kapatıldığı bir dönem yaşıyoruz. İstanbul Sözleşmesinde de ifade edilir, şiddetin temelinde kadın erkek eşitsizliği vardır!

Bir yılda medyaya yansıyan 547 erkek şiddeti davası var

  • Yargının izlediği cezasızlık politikasının iktidar politikaları ile bağı ve topluma yansıması nedir?

Yargı, kadına yönelik şiddete ilişkin yeterli bilgiye ve duyarlılığa sahip değil. Kadınların yıllarca süren mücadelesi sonucu değiştirilen kanunlar etkin bir biçimde uygulanmıyor. Bianet’in hazırladığı rapora göre, 1 Ocak 2015-31 Aralık 2016 tarihleri arasında ulusal ve yerel medya ile haber sitelerine yansıyan toplam 547 erkek şiddeti davası var. Davalardan ikisi zamanaşımından düşmüş. Davaların yüzde 24’ünü cinayet (132 dava), yüzde 38’ini tecavüz (209 dava), yüzde 26’sını taciz (141 dava), yüzde 12’sini şiddet (63 dava) davaları oluşturuyor. 2015 ve 2016 yıllarında medyaya yansıyan cinayet davalarında, 176 sanık erkeğin yüzde 44’ü (78 erkek) ağırlaştırılmış müebbet cezasına, yüzde 30’u (53 erkek) müebbet hapis cezasına, yüzde 16’sı (29 erkek) hapis cezasına, yüzde 0.5’i (1 erkek) ağır hapis cezasına çarptırılmış. Rapora göre, sanık erkeklerin yüzde 28’ine cezai indirim uygulanmış. Yargıya başvuran kadınlardan çok daha fazlasının cezasızlık nedeniyle şikâyetçi olmadığını biliyoruz.

‘Önce kocanla konuşalım deyip…’

Ne yazık ki kadınlar karakollardan geri döndürülüyorlar. Diyor ki polisler, “Sen de biraz alttan alsaydın!” “Önce bir kocanla ya da abinle konuşalım, bakalım onlar ne diyor?” “Kocanla görüşelim gözünü korkuturuz, bir daha yapmaz”… Üstelik bunu yapan kollukla ilgili görevi ihmalden yasal işlem başlatmak istediğinizde de İçişleri Bakanlığı izin vermiyor, süreç yavaş işliyor. Şiddete, cinsel suçlara karşı, bu konuda uzmanlaşmış kolluğun görevlendirilmesi gerekiyor. Cinsel saldırı suçunu soruşturacak olan, Uyuşturucu operasyonuna katılan polis değildir. Yargı sürecinde de kadınlar karakolda yaşadıklarına benzer sorunlarla karşılaşıyorlar. Bu ülkede koruma kararı almış olmasına rağmen kadınlar öldürülüyorsa koruyucu mekanizmalar bilerek ve isteyerek işletilmiyor demektir. Devlet, şiddeti önleme yükümlülüğünü yerine getirmiyor demektir.

Çocuklar ENSAR’a emanet edildi

  • Çocuklara yönelik cinsel istismarın artış göstermesinin nedenleri nedir?

Bu konunun birden çok tarafı var. Öncelikle kapalı kurumlar, çocuk istismarı yaratma tehlikesi taşırlar. Bu nedenle bu kurumlarda çalışan personeller ve gönüllüler belirlenirken çok detaylı kıstaslar getirmek, bu kurumların izin ve denetimlerini ciddiyetle ele almak gerekir. Fakat maalesef AKP hükümeti bu alanda oluşturulmuş birikimi hiçe sayarak hükümetin siyasi görüşlerini yansıtacak bir nesil yetiştirme projesini başlattı ve bu projenin sivil ayağını da ENSAR Vakfı gibi kurumlara ve çeşitli dini cemaatlere devretti. Emine Erdoğan, Ensar Vakfı etkinliğinde “90 yıllık enkazı kaldırdık” derken, Ensar Vakfı Başkanı iki yıl önce verdiği röportajda, “Gülen Cemaatine bağlı evlerin kapanmasının ardından yurt ihtiyacını karşılamak için hızla yurtlar açtıklarından” bahsediyordu. Örneğin onlarca çocuğun istismara uğradığı yurtları açan ne Ensar Vakfı ne de KAİMDER, çocukların istismar edildiği yurtlar için herhangi bir izin almamıştı. Toplumda “itibarlı” olmak, yani esasen hükümete yakın olmak, yurt açmak için de, gönüllü olmak için de yetiyordu. Bütün bu denetimsizlik ve siyasi kararlar çocukların istismar edilmesine neden oldu.

‘Bir nedeni de iktidarın erkek egemen siyaseti’

Yine bildiğiniz gibi Türkiye’de milyonlarca göçmen ve mülteci çocuk yaşıyor. Hem bu çocukların kaldığı kamplar hem de içinde bulundukları ekonomik koşullar, göçle geldikleri ve bilmedikleri bir yerde yaşıyor olmaları, çocukları istismara açık hale getirdi. Bir diğer neden ise elbette hükümetin yürüttüğü erkek egemen siyasettir. Her zaman ifade ettiğimiz gibi, tecavüz, cinsel isteklerin değil; mütecaviz kişilerin kendinden güçsüz gördükleri kişilere, çocuklara, kadınlara karşı güç gösterisinin, şiddetin sonucudur. Erkek egemenliğinin güçlü olduğu toplumlarda istismar ve tecavüz yaygınlaşır.

  • Daha önce Meclis’te bununla (Çocuk istismarı) ilgili bir komisyon kurulmuştu. Bu komisyonun önerileri Meclis’te kabul edilmedi. Bugün iktidarın kurduğu komisyon ile buna çözüm olabileceğini düşünüyor musunuz?

Mecliste kurulan Komisyonlar Komisyona konu olan konuyu uzmanlar ve o alanda çalışan kurumlarla birlikte inceleyerek sorunun çözümü için bir yol haritası oluşturmayı hedefler. Benim de üyesi olduğum Çocuk İstismarını Önleme Komisyonunda da bizler ayrı düştüğümüz çok nokta olmasına rağmen bir yol haritası oluşturulması için birlikte çalıştık. Kimi yerlerinde Komisyon Başkanlığını değişikliğe ikna ettik, ikna edemediğimiz kısımları da muhalefet şerhi olarak ilettik. İşte şerhleriyle birlikte komisyon raporu iktidar için bir yol haritası çiziyordu. Bu yol haritası doğrultusunda hükümetin derhal harekete geçerek çocuk istismarına karşı bütünlüklü bir yol haritası belirlemesi gerekiyordu. Fakat Komisyon Raporunun yayımlanmasının ardından neredeyse bir buçuk yıl geçmesine rağmen hükümet tek bir adım atmadı. Ta ki 4.5 yaşında bir çocuğun tecavüze uğramasıyla kamuoyu yeniden derinden sarsılana kadar…

Sessizlik ikiyüzlülükten

  • Toplumun ‘en hassas’ olduğunu söylediği ve ciddi bir refleks göstermesi beklenen çocuk istismarına karşın sessizliği nasıl yorumluyorsunuz?

İstismarın kökeninde erkek egemenliği var ve erkek egemenliği de ikiyüzlü bir ahlak anlayışı yaratıyor. Elbette çocuk istismarına tepki gösteren çok fazla yurttaş var. Zaten bu tepkiler verilmeseydi hükümet ENSAR Vakfında yaşanan istismarın da üstünü örterdi. Fakat sessizlik ahlakçılıktan ve ikiyüzlülükle konuyu ele almaktan kaynaklanıyor. Örneğin ensest tüm dünyada hükümetlerin ciddiyetle ele alması gereken bir konuyken Türkiye’de hükümet tarafından bu alanda yapılan tek bir araştırma ya da yürütülen politika yok. “Bizde olmaz” deniyor.

‘Diyanet’in yetkisini genişletmek, kadınların kazandığı hakları tehdit etmektir’

  • Müftülüğe nikâh yetkisi, çocuk yaşta evliliklerin önünün açılması için ciddi yasal değişlikler gündemde. Bunu nasıl görüyorsunuz?

Müftülük Yasası gibi olağandışı bir yasayı kadın örgütlerinden, toplumsal muhalefetten kaçırarak olağanüstü hal koşullarında kanunlaştırdılar. Defalarca ifade ettik, Medeni Kanuna hiçbir dini ve mezhebi karıştırmayın. Bu haklar, kadınların mücadelesiyle elde edilmiş haklardır. Diyanet gibi, kadın ve erkeğin eşitliğine zarar veren açıklamalarda bulunan bir kurumun yetkisini bu denli genişletmek, kadınların kazandığı hakları tehdit etmektir dedik.

‘Dinin etkisi bilinçli arttırılıyor’

Yasayla hedeflenen, devlet dininin, yaşamın her alanına egemen olduğu bir sistem yaratmak. Dinin kamusal hayattaki etkisi bilinçli biçimde artırılıyor. Kadınlar, aile içinde sorun yaşadıklarında Diyanet’ten “aile danışmanlığı” adı altında erkek egemen sistemi mutlaklaştıran eğitimler alıyorlar. Şimdi kadınlar evlendiklerinde de müftülüklere gidecekler. Yani isteseler de istemeseler de kadınlar gittikçe muhafazakâr bir hayatı yaşamaya zorlanıyorlar.

Türkiye gibi çocuk yaşta evliliklerin yani çocuk istismarının yaygın olduğu bir ülkede imamlara, müftülere nikâh kıydırmak, çocuk yaşta evliliklerin artmasına da neden olabilir. Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı destekli 2014 senesinde yaptığı araştırmaya göre, 18 yaş altı çocukların evlendirildiği imam nikâhlarının çoğunu resmi imamlar kıyıyor. Yani devlet görevlisi imamlar hâlihazırda suça ortak oluyorlar. Mevcut durumda 18 yaş altı kız çocuklarını evlendiren pek çok resmi imam olduğu düşünüldüğünde ne yazık ki imamlara bu yetkinin verilmesi, tacizcinin ve tecavüzcünün korunması, gerekirse imam nikâhı yapılarak olayın üstünün kapatılmasıyla sonuçlanabilir.

‘İstismarcılara af yasası planlıydı’

Çocuk istismarına af getiren yasa ise neyse ki şimdilik muhalefetin ve kamuoyunun tepkisiyle geri çekildi. AKP’li, 6 milletvekili bir değişiklik önergesi sunmuşlardı. Önerge, çocuk istismarı faillerine istismar ettikleri çocukla evlenmeleri halinde af getiriyordu. Aslında bu değişiklik, 6 AKP’li vekilin hazırladığı bir önergeden çok daha planlıydı. Adalet Bakanı, Genel Kurul’da önergeyi, kendilerinin hazırladığını gizlemeden açık açık savundu. Madde, tepkilerden çekinildiği için tasarıya konmamış, son dakika bir önergeyle tecavüzcülere affın uygulamaya konulması öngörülmüştü.

Söz konusu kanun değişikliğiyle, bugüne dek çocukları istismar etmiş kişiler, evlenmeleri halinde cezaevine girmekten kurtulacaklardı. Akranlar arası ilişkileri gerekçe göstererek, yetişkin istismarcıyı koruyan bir yasa uygulamaya konmaya çalışıldı. Akranlar arasında rızaya dayalı cinsel eylemlere ceza verilmemesi için bir düzenleme yapılması gerekirken tecavüzcüleri ödüllendirecek böylesi korkunç bir yasa gündeme getirildi.

Kanun Tasarısının tümü kabul edilseydi yaşayacaklarımızı düşünmek bile istemiyorum. 10 yaşındaki bir çocuğu istismar etmiş bir kimse, çocuk medeni nikah kıyılacak yaşa geldiğinde bu çocukla evlenirse suçu cezasız kalabilirdi. Bu kişinin çocuğun akranı olmasının ya da 50 yaşında, 70 yaşında olmasının hiçbir önemi olmazdı. Hakimler, 13 yaşında çocukların 50 yaşındaki istismarcılarla rızalarıyla birlikte olduklarına hükmedebilirlerdi. Tüm bunlar çok tehlikeli düzenlemeler…

Mühürlenen sadece mekanlar, biz her yerdeyiz’

  • Kapatılan kadın kurumlarının ve kadına yönelik artan baskıların bu yönlü, şiddet, cinsel istismar ve tecavüz gibi olayların artış göstermesinde etkisi nedir?

Örneğin Kasım ayında Kadın Sığınakları Kurultayında sığınak alanında çalışan Türkiye’nin dört bir yanından kadınlar 20 yıldır olduğu gibi yine bir araya geldiler. Fakat Kurultayın parçası olan birçok dernek, merkez KHK’larla kapatılmış olduğu için dernek sıfatıyla katılamadılar. Bunların yanı sıra; Bu merkezlerin kurulmasına vesile olan ve hatta Gültan Kışanak gibi Türkiye’de ilk defa Belediyelerde Kadın Daire Başkanlıkları kurmuş kadın belediye başkanları ya tutuklandı ya yerlerine kayyım atandı. İstanbul Sözleşmesinde öngörülen cinsel şiddet merkezlerini ve yeterli sayıda sığınağı açmayıp, üstüne bir de bu alanda canla başla çalışan kurumları kapatmak akıl alır gibi değil. Fakat biliyorsunuz, 50’yi aşkın kadın örgütü, kadın derneklerinin faaliyetlerinin durdurulmasına karşı yazılı bir açıklama yayımladı ve “Mühürlenen sadece mekânlar, biz her yerdeyiz” dediler. Bugün kurumlar zor yoluyla kapatılsa da kadınlar mutlaka dayanışmaya devam edecekler.

‘Kadınlar 80 darbesinden sonra dahi ilk sokağa çıkanlardı’

  • Tüm bu baskı politikalarına rağmen geçen 8 Mart örneğinde olduğu gibi sokaklara çıkabilen en dinamik gücün kadınlar olduğu görülüyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de bu mücadeleyi anmak ve erkek egemenliğine karşı isyanlarını, dayanışmalarını büyütmek için 8 Mart haftasında kadınlar sokaklara çıkarlar. Ben de Bakırköy Özgürlük Meydanında ve Taksim Gece Yürüyüşü’nde özgürlük ve barış sloganları atan kadınlarla birlikteydim. Kadınların 80 darbesinden sonra dahi ilk sokağa çıkanlar olduğunu hatırlamak gerekiyor. AKP’nin son yıllarda en otoriter hamlelerine karşı, örneğin Kürtajı yasaklayan yasaya, çocuk istismarcılarına af getiren yasaya karşı çıkarak bu tekliflerin geri çekilmesini kadınlar başardılar.

‘AKP barış içinde yaşayan kadınları savaşın içine çekti’

  • Geçen yıl KHK’ler OHAL ve şiddetin yanı sıra bu yıl kadınların gündemine savaş da girdi. Bu savaşın kadına yansıması nasıl olacak?

AKP’nin neden böylesi bir savaşı başlattığı üzerine düşünmek önemli. Öncelikle her yerde hızla kadrolaşan, derin çıkar ilişkileri, sermaye bağlantıları kuran ve yolsuzluk soruşturmaları ile yargılanma korkusunu yaşayan hükümet, hangi şartta olursa olsun yeniden tek başına iktidar olmak istiyor. Diğer yandan AKP’nin Suriye’de Esad’ı devirme, PYD karşısında ÖSO gibi grupları ülkeye hâkim kılma planı suya düştü ve AKP savaşı açıkça Türkiye’ye taşımaya karar verdi. Afrin’de barış içinde yaşayan kadınlar bugün yeniden savaşın içine çekildiler.

 Savaştan kazancı olan kadınlar değil

Biz kadınlar, çeşitli ülkelerle pazarlık masalarına oturup bu savaşı başlatan insanlar arasında değiliz. Ne savaşın yarattığı yeni elit sınıfa mensubuz yani ne savaştan para kazanıyoruz ne de savaşa gösterdikleri rıza karşılığı erkeklere vaat edilen imtiyaz, hizmet, fedakârlık ilişkilerinin parçasıyız. Savaş en çok bizlere zarar veriyor. Savaş evlerimizden çatışma bölgelerine, bedenlerimizi ve benliğimizi işgal ediyor. Aramızdaki eşitsizlikleri ve farklılıkları inkâr etmeden, birbirimizi dinlemeye ve değişmeye ihtiyacımız var.

‘Erkeklik ve güç fetişleştirilir’

Savaşın Türkiye’de yaşayan tüm kadınların hayatında büyük etkisi var. Savaş sırasında erkeklik ve güç fetişleştirilir. Türkiye’de de “vatanın namusu” söylemiyle çıkılan bu savaş, kadınlar üzerindeki erkek egemen denetimi artırır. Türkiye’de milliyetçilik ve militarizm kadınları hem siyasi sahneden dışlıyor hem de yarattığı şiddet ortamıyla kadınları daha fazla şiddete açık hale getiriyor. Eğitime, sığınaklara, iş ve barınma sorunlarına harcanacak bütçe, askeri harcamalara ayrılıyor. BM’nin denetimine karşı güvenlik harcamaları büyük oranda kamufle edilmesine rağmen Mili Gelir’deki payı çok büyük.

Savaşa karşı ortak ses oluşturmalıyız

Bu sebeplerle Türkiye’de kadınlar savaşa karşı ortak bir ses çıkarmak için bir araya gelmeliler. Aslında dünyanın dört bir yanında birbirinden farklı tecrübelerden geçen kadınların mücadeleleri birbirine çok benziyor. Güney Kore, Japonya, Filipinler ve daha birçok ülkelerde üyesi olan, militarizme karşı mücadele yürüten bir kadın ağı şöyle diyordu: “Gerçek güvenlik toprağa, havaya ve suya saygı göstermeyi gerektirir”. Biz kadınlar için gerçek güvenlik; toprağa, suya, bedenimize ve kimliğimize saygılı bir barışın tesisidir. İnanıyorum ki kadınlar bu barışı inşa edecek gücün taşıyıcısı olacaklar.