Bizi takip edin

Köşe yazarları

Barış her ‘insan’ın umududur

->

-> 335

Türkiye uzunca bir süredir frenleri olmayan bir kamyona benzetilmekte. İktidar cenahından tersi açıklamalar olsa da ülkenin gidişatı çok geniş bir halk kesimi tarafından kaygıyla izleniyor. Çok katmanlı bir kaygı hâkim. Üstelik bu katmanlar sanki birbirini tetikleme özelliği de taşımakta.

Eskiden ekonomik darboğazlar yine ekonomik sebeplerle açıklanır, iktisat bilimi çerçevesinde çözüm yolları tartışılırdı. Uluslararası ilişkiler bizim dışımızda gelişir, bizler 2. Dünya Savaşından benimsediğimiz tarafsızlık ilkesi ile görece dışarıdan izlerdik gelişmeleri. En azından geniş halk kitleleri günlük geçim telaşının içinde, biraz da seyirci gibi izlerdi olup biteni. Ülkenin bir başka devletle savaşa tutulması ihtimali insanların aklından bile geçmezdi.

En önemli çalkantı sayılan emperyalist paylaşım savaşı dahi kimsenin canı yanmadan, biraz hayat pahalılığı, karartma geceleri ve ekmek- kömür karneleri ile atlatılmıştı. Dahası, geleneksel bir endişe kaynağı olarak iliklerimize işlemiş olan Rus tehdidi de NATO üyeliği ile bertaraf edilmiş, milletçe uykumuzu kaçıracak bir sebep kalmamıştı. Üç yıllık zorunlu askerlik tedricen iki yıla, ardından da 20 aya indirilmişti.

Ordunun teçhizatı araç- gereç ve silahtan kap kacağa, giyim kuşama kadar modernleşmiş, yarı aç yarı tok bitli piyadenin yerini kaloriferli koğuşlarda uyuyan, besin değeri hesaplanmış karavana yiyen bir ordu almıştı. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın Türkiye panoraması aşağı yukarı böyle bir tablo oluştururdu. Yoksulduk, mahzunduk ama gelen yılların daha kötü gelişmeler getireceğini asla düşünmezdik. Hesabımız gelişmiş sanayi ülkelerinin refah düzeyine kaç yılda ulaşabileceğimiz, o zaman geldiğine söz konusu ülkelerin ne kadar daha ilerlemiş olacakları ile sınırlıydı.

Yeşilçam yılda ortalama 250 film üretiyor, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin eşi Farah Diba erkek çocuk doğurunca pop müzik dağarımız yeni şarkılar kazanıyordu. Okullarımızda Cumhuriyetin faziletleri anlatılır, Atatürk’ün işaret ettiği muasır medeniyete ulaşma yolunda ilerlediğimiz sanılırdı. Bu toplumsal iklimde üniversiteler özerk, eğitim (birkaç özel okul hariç) parasız, grev ve toplu sözleşme hakları kazanmış sendika örgütlülüğü doğal bir hak olarak elde edilmişti. Her çalışanın senelik izin hakkı olduğu da o yıllarda içselleştirilmekteydi. Daha da ötesi, sekiz saatlik iş günü ilkesi tartışma konusu bile değildi artık. Globalizm denen neoliberal kapitalizm döneminde böylesi bir hatırlatma “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” özdeyişini anımsatıyor insana. Ancak bu pembe tablonun aslında bir yanılsama, özellikle de memlekete İstanbul’dan, küçük burjuva gözlükleri ile bakmaktan kaynaklanan bir yanılsama olduğunu itiraf etmek gerekir. O dönemde bizler sosyalist dünya görüşü ile yeni yeni tanışıyorduk, ABD’nin Vietnam politikalarına karşı protesto eylemlerine katılırken CIA’nın ülkemizde ‘özel harp dairesi’ adıyla gladio örgütlediğini farkında değildik.

Aynı şekilde Nakşibendi veya Süleymancı tarikatlarının da ne gibi bir hazırlık içinde olduklarından haberimiz yoktu. Biz onları belki de ilk kez yakın tarihimize ‘Kanlı Pazar’ olarak kayıt düşülen örgütlü saldırılarında gördük ve sonra da ciddi bir yanılgı ile bir kez daha önemsemedik. Ne de olsa genel seçimlerde aldıkları oy oranı yüzde üçü geçmiyordu. Bu gün o kadrolar Türkiye’nin iktidarı. Yetmişli yıllarda seçmenin yüzde üçünden oy alan dinciler ile diğer yüzde üçünden oy alan ırkçılar birlikte yüzde elliyi zorluyorlar. Gerçekte ise ülke yanılsama dönemini tamamladı ve aslına rücu etti. Yazının girişinde andığımız frensiz kamyon ‘Diriliş’e, yani Osmanlının dirilişine, yani geriye doğru gidyor. Ordunun dişlerini avucuna vererek yolu engebesiz bir asfalta çevirse de virajlar yerli yerinde duruyor.

Terörle mücadele bahanesi ile Suriye’nin kuzeyini hedef alan savaş, içerde ‘terörist’, ‘komünist’, ‘vatan haini’ öğrenciler gibi tanımlar frensiz kamyonun yolundaki keskin virajları ifade etmekte. En önemlisi de böyle zamanlarda topluma sağduyu sağlayabilecek aydınlar ‘kaç kurtul’ refleksi ile uzak diyarlara savrulmuş haldeler. Dün Paskalya yortusu öncesinin son Pazar günü, Ermenice ifadesi ile Dzağgazart kutlandı. Günün anlamı Hazreti İsa’nın tevazuu ifade ederek bir eşek üzerinde Kudüs şehrine girişi. Simgesi ise zeytin dalı. İncil’in anlatımına göre Kudüs halkı ellerinde barışı simgeleyen zeytin dalları ile karşıladılar İsa’yı. Bu yıl da Ermeniler kiliseden ellerinde her pazar sabahı bir yaprağını tütsü niyetine yakacakları zeytin dalları ile döndüler evlerine. Barış her ‘insan’ın umududur zira.